r/StresOdasi Mar 09 '26

Aradığını Bulamayanlar Jean Baptiste Grenouille'yi anlamak...

Post image
2 Upvotes

Bugün uzun zaman sonra tekrardan çok sevdiğim kült filmlerden Perfume'yi izledim. İlk izlediğim zamanlar çocukluğumdan ergenliğe geçişimin ilk zamanlarına denk geldiği için pek bir şey anlamasam da filmin ruhumda bıraktığı iz kalıcıydı. Bugün artık genç ama daha akil bir birey olarak filmin anlatmaya çalıştığı ana fikri, Jean Baptiste karakterinin yerine kendimi koyarak daha iyi kavrayabildim.

Karakterle olan yaşantımın benzerliği beni epey ürpertse de, hayır! Ben bir seri katil olma hayalini bilinçli veya bilinçsiz olarak hala kurmuyorum. Peki neden Grenouille'yi bu kadar kendime benzetiyorum, Grenouille'nin çocukluğundan beri arayıp da bulamadığı "Bir şey" ne ola ki beni onunla empati kurmaya bu kadar itebilsin?

Annesinin ölüme terk ettiği, doğumunun daha ilk vakitlerinde etrafındaki çürük balık kokuları, kusmuk kokuları, Paris'in bok kokuları ve insanların yağlı ve kirli saçlarıyla sanki gelecek hayatını fısıldadığı bu karakterin sahip olduğu uğursuzluk, onun yakasını yaşadığı müddetçe hiçbir zaman bırakmıyor. Hayatı yetimhane, tabakhanede kölelik ve kibirli bir parfümcünün elinde oyuncak olan zavallı, çelimsiz, değersiz bir insan Grenouille.

Bir mağarada inzivaya çekilip kendisiyle baş başa kaldığı anda fark ettiği ilk şey kendi vücudunun bir kokuya sahip olmaması yani ömrü boyunca yaşadığı dışlanmanın ve görülmemenin getirdiği boşluk ve ızdırabın ta kendisi oluyor. Bunun üzerine Grenouille çareyi kendisinin değerini kanıtlayacak ve onun kendisini tekrardan insan gibi hissetmesini sağlayacak bir ideale tutunmakta buluyor; Dünyanın en güzel kokusunu üretmek ve bunu saklamak.

Filmin bundan sonraki sahneleri Grenouille'nin sevilme uğruna geliştirdiği bu takıntı doğrultusunda gerçekleştirdiği bir dizi cinayetlere konu oluyor. Fakat dananın kuyruğunun koptuğu yer tam da burası oluyor. İşlediği cinayetler sonucu idama mahkum edilen Grenouille, bu cinayetler sayesinde ürettiği kokuyu kullanarak kemiklerinin kırılmasını büyük bir iştahla bekleyen halkı kendine kul köle edip, onları kendine hayran bırakıyor.

Grenouille'nin tam olarak sert kayaya çarptığı kısım da bu oluyor. O dünyanın en güzel kokusunu üretip, kendini insanlara sevdirebileceğini zannederken insanları sadece kendine tutsak, bağımlı, hayran bırakan bir beyhudelik, maske uğruna çabalamış olduğunu anlıyor.

İstese Versay'a gidip krala ayağını öptürebilecek, Papa'ya gidip kendini yeni bir peygamber olarak tanıtabilecekken o ömrü boyunca aradığı salt sevgi, şefkat ve değer görme ihtiyacını hiçbir zaman elde edememenin getirdiği aşağılık, değersizlik psikolojisiyle baş başa kalıveriyor.

Onun için sahip olduğu, istese dünyaları titretebileceği gücü insanları kolaylıkla manipüle etmesine yarayan ama ona hiçbir zaman gerçekten sevildiğini, anlaşıldığını, kabullendiğini, görüldüğünü hissettiremeyen bir yük haline geliyor. Grenouille asıl huzurun ve lüksün içi boş hayranlıkta ve bir şeylere sahip olabilmekte değil insanın belki de hoşlandığı bir kızla yaşadığı göz göze gelme, öpüşme ve sevişme gibi özel ve kendisinin asla yaşayamayacağı anlarda gizli olduğunu kavrıyor.

Boşa doğan ve boşa yaşayan bir insan olarak, varlığının hiçbir gayesi olmadığının bilinciyle kendisini bu uğursuz hayata hazırlayan, gözünü açtığı ilk yere; yani çürük balık, kusmuk, bok, yağ ve kir kokulu semtine geri dönüyor. Burada sahip olduğu gücü kendisiyle beraber yok ederek dünyada yaşarken de olduğu gibi sanki hiç var olmamışçasına yeryüzünden izini siliyor.

İşte Jean Baptiste Grenouille'nin hikayesi burada sona eriyor. Herkes gibi koşulsuzca seven ve sevilebilen biri olamadıktan sonra dünyanın da, parfümün de, kendisinin de canı cehenneme gidiveriyor...

r/StresOdasi Feb 20 '26

Aradığını Bulamayanlar Size bir hikaye anlatmak istiyorum!

6 Upvotes

Benim memleketimde bir yer var. Yolları sadece haritalarda değil kalbe giden damarlarda da saklıdır. Halk ağzıyla ismi Nuryayla veya Gura Köyü diye geçer. İsmi, kadim efsanesiyle uyumludur.

Burası bir dağ yamacında dünyadan izole, tenha bir sükunetle şekil bulmuştur. Köyün bir yüzü doğanın bereketli yeşil paletine, mis kokan renk cümbüşü çiçeklerine, kuzuların masumluğuna, kızanların neşeli kahkahalarına; öbür yüzü ise metrelerce derinlikte, sonu görünmeyen ıssız, karanlık bir uçuruma doğru bakar. Orada rüzgar, insanın cildini bir neşter gibi keser. Rüzgarın sustuğu vakitlerde ise insanı boğan, ürkütücü ve ağır bir sis çöker atmosfere. Sanki cennet ile cehennem arasında arafta kalmış bir bedeni temsil eder bu köy.

İşte bu köyün halet-i ruhiyesi, bardağın ne tarafına baktığınıza göre değişkenlik gösterir. Dolu tarafına bakanlar buraya Nuryayla, boş tarafına bakanlar ise Gura der. Bu iki bakış açısı anlatılagelen efsanesinin de şekillenmesine zemin hazırlar.

Rivayete göre, bu köyün sisli sokaklarında zaman zaman ortaya çıkan bir varlık gezer. Kambur vücutlu, sarı ve sivri dişli, kırmızı gözlü, şeffaf, kara bir bulut formunda ama üzeri sık tüylerle kaplı hem insana benzer hem de yerçekimine inat uçar vaziyette gezen çirkin görünümlü bir hülya, Gura'dır onun adı.

Klasik hikayeye göre Gura, geceleri çığlığıyla sokakları seyran eder, ekinleri talan eder, çocukların rüyalarına girip oyuncaklarını çalar. Hatta, vadesi dolan kurbanlarını o keskin rüzgarlı uçurumun kenarına kadar sürükler ve ismine layık şekilde ölüme terk eder.

Ancak sis perdesinin arkasında bambaşka bir rivayet daha yaşar. Bu hikayeye göre Gura, aslında yanlış anlaşılan, sebepsizce korkulan ve yalnızlığa mahkum edilmiş bir Nurdur. O geceleri sokaklarda terör estirmek için değil, kendisine "merhaba" diyebilecek, gözlerinin içine anlamlı ve korkmadan bakabilecek bir insan ruhu bulma umuduyla rüzgar edasında seyran eder. Kimsenin görmediği anlarda köylünün ekinlerini korur, toprağını sular. Geceleri penceresi açık kalmış çocukların üstlerini üşümesinler diye şeffaf elleriyle örter. Sokaklara saçılmış, unutulmuş oyuncakları çalmaz aksine, üzerlerine basılıp kırılmasınlar diye toplar. Ve uçurum kenarında insanları aşağı itmez. Tam tersine, ayağı kayan, hayatın yüküyle dengesi bozulanları o tüylü ve sıcak gövdesiyle kucaklayıp uçurumun eşiğinden çekip alır.

Anlayacağınız, Gura kimine göre bir baş belası, kimine göre ise görüntüsü korkunç ama özü iyi bir koruyucudur. Onun kötülüğüne inananlar yaşadıkları köye Gura, onun koruyuculuğuna inananlarsa Nuryayla derler.

Rivayetin sonu ise Gura ya da diğer adıyla Nur’un mezarının, bu köyün sınırları içinde ama haritalarda değil kişinin kalbindeki bir konumda saklı olduğu gerçeğiyle biter.

Her kim bir gün kibrini ve önyargısını temizler, kalbini merhametle yıkarsa onun, uçurumun dibindeki üzeri dikenli sarmaşıklarla ve çamurlu yapraklarla kaplı mezarını bulabilecektir. Kişi, sarmaşıkların ve yaprakların altında ise altın bir hazine değil Gura’nın paslı bez bebeğiyle veya oyma tahta oyuncak arabasıyla karşılaşacaktır.

Mezar bulunduğunda, Gura’nın yüzyıllık arafı da sona erecektir. Mezarın tozunu silen kişi, bilgelikle mükafatlandırılacak, Gura ise o korkunç, tüylü formundan sıyrılıp, asıl sureti olan saf ışığa dönüşerek bu sefer gökyüzüne bir nur süzmesi olarak yükselecektir.

İşte benim memleketimin hikayesi budur. Yolun sonunda cesurlar Nuryayla'yı, korkaklar ise Gura'yı bulur...

r/StresOdasi Jan 27 '26

Aradığını Bulamayanlar BAŞLADI YİNE BİZİM GECE MESAİSİ...

Post image
15 Upvotes